Tuesday, April 25, 2006
Saturday, April 22, 2006
İstanbul'un rengi Erguvan! Judas Tree in Istanbul!
Nutkum tutuluyor bu güzelliği görünce... Neler yazmalıyım bilmem ki? Böyle bir muhteşem görüntüyü daha hangi güzel sözcüklerle süsleyebilirim?
İçmeden sarhoş ediyor adamı; Orhan Veli'ninde dediği gibi:"İçkiye benzer bir şeyler var bu havalarda,"...
İçmeden sarhoş ediyor adamı; Orhan Veli'ninde dediği gibi:"İçkiye benzer bir şeyler var bu havalarda,"...
İyisi mi siz bir de benim gözümden bir bakın İstanbul'un Erguvanları'na... Gerçi akşamüstü Boğaz'ın Avrupa yakası görüntüleri bunlar... Ters ışık sorunu yaşadım... Sabah saatlerinde görüntüleyebilseydim daha da güzel görüntüler elde edecektim... Tembelliğim başa bela! Neyse sözü uzatmadan ... Buyrun erguvanlarıma...
Erguvan’ın Tarihçesi...
Derler ki: erguvan önceleri beyazdı. Bu günkü Filistin toprakları anavatanı. İsa’ya ihanet eden havarisi Yahuda, kendini bu ağaca asıp intihar edince utancının şiddetiyle dallar büküldü, çiçeklerin rengi değişti. Bu nedenle İngilizce’de ağacın adı Judas Tree (Yahuda’nın Ağacı). Türkçe’deki ismi Farsça rengini tanımlayan sıfattan geliyor!
Erguvan ve Bizans
Bizans İmparatorluğu, erguvanların çiçek açtığı 11 Mayıs’ta kurulmuş. Erguvan bu nedenle imparatorluğun resmî rengiydi. İmparatorlar Erguvan Sarayı’nın Erguvan Odası’nda doğardı. Sadece Erguvan Boyası Loncası’nın nadir bir deniz salyangozuyla boyama hakkına sahip bulunduğu ipeklileri, yine sadece imparatorun ailesi kullanabilirdi. Osmanlı da erguvana sahip çıktı. Şehre büyük miktarda erguvan diktirildi.
Kısaca Erguvan demek İstanbul; İstanbul demek Erguvan!
Tabii ki tüm ağaçları doğayı seviyorum ama toprağı ile bütünleşmiş doğal değerlerimize sahip çıkalım... Bir erguvanı yok edip kurutup yerine palmiye dikmek ne kadar gerçekçi olabilir ki! Ülkemizin her bir köşesi cennet! Lütfen yok edilen değerlerimize sahip çıkalım!
Boğaziçi, erguvan ve aşk!
İşte İstanbul potborisi...
Unutmadan; erguvanların altında oynaşan kediler ve köpekler de vardı... Ama insanların kalabalığından onları rahatça görüntüleyemedim...
Onlarsız bir İstanbul asla olmaz!
Monday, April 03, 2006
İşte mart ayının son günlerinde Mahmutpaşa yokuşunda bir İstanbullu simitçi...
Kahraman simitçimiz "simit sarayları"na karşı...
Adı pastane ya da çay hane olması gereken yerler neden simit sarayı diye adlandırılmış; anlayamıyorum... Analayn varsa beri gelsin hele; bana da bi anlatıversin!
Tam ben simidime, simitçilerime bu kadar kafayı takmışken; geçtiğimiz haftalarda gzaetede Engin Akın'ın yazısına rastladım. Bu yazıdan alıntılarımı sizlerle de paylaşmak istedim...
"simit saraylarının susam kalitesinin düşük olması bir yana yüzeylerinde susama batırılımadan önce pekmeze buanması ile aldığı ne renk, ne parlaklık var. Oysa ülkenin her yerinde farklı yapılan simitin İstanbul'da yapılanı diğerlerinden hem üstün hem de daha ünlüdür... Nitekim Evliyâ Çelebi'nin anlattığı 17. yüzyıldaki İstanbul'da yapılan esnaf loncaları geçidinde simitçiler başlı başına bir ekiptirler.Haminin Gırtlak'da***Abdülaziz Efendi'nin kitabında sıralayıp da muhtemelen bizim gırtlağımızdan geçmemeiş olan Anadolu sarması, susamlı simit, sütlü simit, makarma simidi, şerbet simidi gibi simit isimleri var. Ama kala kala elimizde çeşit olarak sadece bir gevrek (İzmir'de yapılan) bir de simit kaldı.
Kitapta simitin en iyisini Safranboluve Kastamonulular'ın yaptıklarına değinilmiş. Eşsiz bir rastlantı. İstanbul tarihi Yeniköy Börekçişi'nin simidinde tam istediğim kokuyu ve lezzeti bulunca sordum. Yüzdoksan senelik mazisi olan bu fırını kuranlar Safranbolu'dan gelen bir aile imiş. Üçüncü nesil olarak simitin burada âlâsı yapılıyor ama açıkcası başkaları da yok değil. Küçük fırınlar hâlâ en iyisini yapma gayret,inde görünüyorlar. Ama nereye kadar? Lafın kısası; simit, yabancı basında Türk kültürünün simgesi olarak gösterilen helva, lokma ya da aşure gibi beslenme amacının oötesine geçmiş sayılı yiyeceklerimizden biridir. Eskiden hacca gidenlerin kendilerini uğurlamaya gelenlere birer simit alıp bunların her birinin yarısını yakınlarını anmak için yanlarına almak,ya da askere gidenlere simidin bir yarısını verip diğer yarısını askerlik bitinceye kadar duvara asmalarıgibi sembolik anlamlarının dışında simit günümüzde zengin fakir tüm halkı tek bir lezzet etrafında birleştiren eşsiz bir lezzet halkasıdır!
Büyüğün küçüğü yuttuğunu düşünürsek büyük sayıda simit çıkaran simit sarayları aslına sadık kalmadıkça bir kaç kuruş uğruna simitin geleceği ile oynamış olurlar. Oysa sözünü ettiğimiz dünya da eşi olmayan, Kaşıkçı Elması kadar değerli bir lezzet... Hamini Gırtlak bir edebiyat sofrası olmasının dışında böyle tehlikeye maruz nice lezzetlere de dikkat çekmesi açısından da takdire şayan bir eser."
Demiş sevgili Gurme Engin Akın
***
Onun da yazısına kaynak yaptığı kitap:
yazarı: Gökhan Akçura
adı: Hamini Gırtlak
Yayınevi: Everest Yayıncılık
Saturday, April 01, 2006
Üzerlik!
Bu üzerlik Kapalıçarşı'da karşıma çıkıverdi. Hayran kalmamak ne mümkün!
Hemen dükkân sahibinden izin alarak resmini çektim... İçerde daha da küçük boyları vardı. Denizli yöresi kadınlarımızın sanat eserleri bunlar... Küçük boy üzerliklerdeki torbacıkların içinde lavanta var! Misss... Görüntüsü harika! Amma bi ederi var ki... Dudak uçuklatan cinsten...
Ben söylemeyeyim de yüreğinizi inmesin... Daha kolay(mı) zor(mu) bilemem ama bu işin yolu oturup bi üzerlik yapmak olsa gerek! En azından denemeli...









